OBEZİTE & KİLO KONTROLÜ & KISIRLAŞTIRMA VE L-KARNİTİN

Kedi ve köpeklerde kısırlaştırma obezite için önemli bir etmendir. Cinsiyet hormonları kısırlaştırma ile beynin merkezleri üzerinde doğrudan etkili olmakta, tokluk ve metabolizmayı etkilemektedir. Kısırlaştırma sonucunda üreme hormonlarının miktarındaki etkin düşüş, hayvanın metabolizma hızının da azalmasına neden olmaktadır. Kedi ve köpeklerde gerçekleştirilen pek çok çalışma ve kliniksel gözlem bulgusuna göre obezite bu hayvanların sağlıkları ve yaşam süreleri üzerine zararlı etkiler göstermiştir. Söz konusu sorunlar arasında; ortopedik rahatsızlıklar, şeker hastalığı, kalp ve solunum ile ilgili hastalıklar, üriner hastalıklar, üreme bozuklukları, kanserler ve dermatolojik sorunlar sayılabilir.

obezite2
Araştırmalar mamaya ilave edilen L-Karnitinin, köpeklerde ve kedilerde yağ yakımını uyardığını, böylece metabolizmayı hızlandırarak daha az vücut yağının depolanmasına ve vücuttaki kas miktarının artışına yönlendirdiğini ortaya koymaktadır.

Bu nedenle özellikle hızlı büyüyen ve diyetlerinde yüksek enerji gereksinimi olan kedi ve köpekler ile kısırlaştırılmış hayvanların mamalarında bir takım düzenlemelere ve katkılara gereksinim bulunmaktadır. Bu katkılar içinde önemli ve etkin olan seçeneklerden birisi de mamalara L-Karnitin ilavesidir. Enerji üretiminde L-Karnitin iki önemli işleve sahiptir ki bunlar; enerji üretim süreçlerinde kullanım için uzun zincirli yağ asitlerinin mitokondri içine girmesini sağlamak ve metabolizma sonucu biriken kısa zincirli ve orta zincirli yağ asitlerinin mitokondriden çıkarılmasını kolaylaştırmak şeklinde özetlenebilir. Bir diğer önemli etkisi ise kalp üzerine olan koruyucu etkisidir. Kalbin kullandığı enerjinin %70-80’i yağların yıkımlanmasından gelmektedir. Karnitin yağların enerjiye dönüşümünde etkin bir rol alarak sağlıklı kardiyovasküler sisteme önemli destek vermektedir.

PREBİYOTİK & KEDİ VE KÖPEKLERDE BAĞIRSAK SAĞLIĞI

Probiyotikler “yeterli miktarda alındığında tüketen canlının sağlığı üzerinde yararlı etkiler yaratan canlı mikroorganizmalar” şeklinde tanımlamaktadır.

Probiyotikler aslında vücut için, özellikle sindirim ve bağışıklık sistemleri için faydalı olan iyi bakterilerdir. Söz konusu bu bakteriler bağırsaklarda doğal olarak bulunur ve bağırsak florasının dengesinin korunmasına yardımcı olurlar.

Bu bakteriler vitaminleri üreterek, sindirime yardımcı olarak, antimikrobiyal maddeleri salgılayarak, bağışıklık sistemini uyarıp bazı hastalıklara karşı konakçıyı koruyarak etki gösterirler ve sağlık açısından son derece önemlidirler.

Özellikle sindirim problemi yaşayan hayvanların diyetlerindeki prebiyotik katkısı kısa sürede hayvanın sağlıklı bir bağırsak mikroflorasına kavuşarak sağlıklı defakasyonuna (normal su içeriği ve kokusuz gaita) imkan sağlamaktadır. Prebiyotikler kalın bağırsaklara ulaştığında, yararlı mikroorganizmalar açısından son derece kritik öneme sahip bir besin madde niteliği kazanarak floranın yararlı bakteriler yönünde zenginleşmesine katkı sağlarlar.

Prebiyotikler, dostlarımızın beslenmesinde önemli rol oynamaktadır. Özellikle yeni doğan yavruların bağırsak sağlığı açısından son derece faydalıdırlar. Bu kritik evrede yavruların yeterli miktarda kolostrum alarak immunitelerinin desteklenmesi ne kadar kritik ise aynı süreç içerisinde tüketecekleri mamalarında yer alacak prebiyotik katkıları sayesinde bağırsak sağlığının optimal değerlerde gelişmesinin sağlanması da o derece önemli olacaktır. Tüketilen prebiyotiklerin bağırsak içerisinde hayvan sağlığına olumlu katkıları olan ve probiyotik etkisi gösteren bakteri popülasyonunu arttıracağı; bu sayede yavruyu dışarıdan gelecek hastalık etkenlerinden koruyacağı bilinmektedir.

Köpek ve kedinin sindirim sistemi enzimleri tarafından hidrolize edilemeden kalın bağırsağa ulaşan orta zincirli şekerlerden olan Frukto-Oligosakkaritler (FOS), Mannan-Oligosakkaritler (MOS) ile bir fruktan olan inulin sindirim sistemi enzimleri tarafından hidrolize edilemezler. Burada Lactobacillus ve Bifidobacterium soyu mikroorganizmalar tarafından fermente edilirler. Fermentasyondan sağladıkları enerjiyle çoğalan bu mikroorganizmalar probiyotik etki göstermek suretiyle Salmonella, Clostridium perfiringes ve E.coli gibi patojen bakterilerin üreme ve kolonizasyonunu durdururlar.

Söz konusu patojen mikroorganizmaların nişasta, rafinozu ve azotlu maddeleri hızla parçalamak suretiyle sindirim sisteminde gaz ve toksik amin oluşturmaları önlenmektedir. Hayvanların gaz çıkartmasını azaltması bakımından FOS, MOS ve inulin önemlidir. Bu durum petlerin bir arkadaş olarak kabul edilebilirliğini, evde bakılmalarını da kolaylaştırmaktadır. Ayrıca bu probiyotik etki sonucunda kolesterol seviyesinin azaldığı ve immun yanıtın yükseldiği de görülmektedir. FOS’un diyetlerde %1 düzeyinde bulunması, gerek sağlıklı ve gerekse diyareli köpeklerin beslenmesinde iyi sonuçlar vermektedir.

KEDİ VE KÖPEK BESLEMEDE OMEGA 3 VE OMEGA 6 YAĞ ASİTLERİNİN ÖNEMİ

Omega-3 ve Omega-6 yağ asitleri tüm memelilerde normal büyüme ve çeşitli hastalıkların önlenmesi için gereklidir. Bazı çalışmalar köpek ve kedilerin diyetindeki optimal Omega-6/Omega-3 yağ asidi oranının (yaklaşık 5:1) olması halinde kanser ve ani kalp krizi gibi ölümcül bazı hastalıkların görülme insidensinin azaldığını göstermiştir. Ayrıca, yağ asidi takviyesi kullanımının, kronik enflamatuar bozukluklar, kronik böbrek yetmezliği ve bazı kanser türleri gibi çeşitli patojenik durumların tedavisinde faydalı olduğu kanıtlanmıştır. Bu nedenle, köpekler ve kediler için diyetlerin formüle edilmesinde kullanılan ve Omega-3 ve Omega-6 yağ asitlerinin en uygun miktarını ve dengesini sağlamak için kullanılan yağ kaynaklarının türüne ve miktarına özel dikkat gösterilmelidir.

Omega-3 ve 6 yağ asitleri çoklu doymamış yağlardır ve hem köpek hem de kediler açısından sağlık ile ilişkili pek çok faydaya sahiptir. Omega-3 yağ asitleri olan EPA (Eicosa Pentaenoic acid) ve DHA (Doco Heksaenoik asit), hücre membranı için gerekli yapısal bileşenlerdir. Bu fonksiyonel, sağlığı teşvik eden yağ asitleri, hücre zarının akışkanlığını ve geçirgenliğini korumak suretiyle sağlıklı işleyen hücreler için gereklidirler. Optimal sağlığın devamlılığı açısından mutlak suretle diyet veya takviyeler ile vücuda alınmalıdırlar. EPA ve DHA vücutta sentezlenemediklerinden dolayı hem köpekler hem de kediler için esansiyel özellik gösterirler. Sağlığı teşvik eden iki omega-3 yağ asidi olan EPA ve DHA, uzun zincirli yağ asitleridir ve balıklarda bol miktarda bulunur. Yüksek kaliteli bir omega-­3 yağ asit kaynağı olan balık yağının kedi ve köpek diyetlerinde mutlaka yer alması önerilmektedir.

Omega-3 yağ asitlerinden EPA’nın temel işlevlerinden biri vücut için doğal bir anti-enflamatuar (yangı giderci) etkiye sahip olmasıdır. Araştırmalar, Omega-3 yağ asitlerince zengin hayvansal kökenli kaynakların özellikle de balık yağının mamalarda bulunmasının köpek ve kediler açısından cilt, eklem, böbrek ve kalp ile ilişkili pek çok enflamatuar durumda iyileştirici etki gösterdiğini bildirmektedir. Buna ilave olarak, EPA köpeklerin kanında sağlıklı trigliserit (yağ) seviyesinin artışı yönünde etkiye de sahiptir. Bir diğer Omega-3 yağ asidi olan DHA ise yavru köpek ve kedilerde, nörolojik (beyin) ve retina (göz) gelişiminde kilit bir rol oynamaktadır. İçeriğinde yeterli düzeyde DHA bulunduran mamalar ile beslenen köpeklerin ileri yaşlarda görme ile ilgili sorunlara daha az yaşadıkları bilinmektedir.

Araştırmalar gebe köpeklerin, gebelik ve emzirme dönemlerinde, Omega-3 yağ asidiyle zenginleştirilmiş mamalar ile beslenmelerinin yeni doğan yavrular için gerekli DHA düzeyini sağladığını göstermiştir.

Omega-3 yağ asitlerinin kedi ve köpekler açısından diğer bir faydası ise genel tüy ve cilt sağlığının korunmasına yardımcı olmalarıdır. Tüm köpek ve kedi ırkları açısından mamalara yapılacak Omega-3 yağ asidi takviyesi yararlı olmaktadır. Söz konusu katkının fayda sağladığı bilinen bazı sağlık durumları içinde; cilt alerjileri, eklem problemleri, böbrek ve kalp ile ilgili sorunlar sıralanabilir.

KEDİLERDE TÜY YUMAĞI SORUNU VE DİYET LİF İÇERİĞİ

Kediler tımar alışkanlıklarında titizdir ve gruplar halinde yaşarken birlikte tımar aktivitesinde bulunmak onlar açısından önemli bir sosyal bağlanma davranışıdır. Söz konusu günlük aktiviteler içinde kedilerin ortalama uykuya ayırdıkları süre göz ardı edildiğinde, uyanık geçirdikleri sürenin %25’inin tımara ayırdıkları belirlenmiştir. Tımar için ayrılan süre ve kedi dilinin dikenli yapısı göz önüne alındığında, kedilerin her gün gastrointestinal kanaldan geçen ve çoğu dışkı içinde sindirilmeden, kıl olarak atılan büyük miktarda tüy yutmaları şaşırtıcı değildir. 

Çoğu durumda, yutulan bu tüyler kedi için nahoş bir sonuç vermezken aşırı miktarda yutulduğunda, dışkıda büyük miktarda tüy yumakları görülebilir. 

Sıklıkla, tüy ve kıllar, mide veya bağırsakta katı kütleler halinde yığılabilir ve böylece tüy yumağı oluşumuna neden olabilirler. Yutulan fazla tüy aynı zamanda üst gastrointestinal kanalda motilitede değişikliğe neden olarak kedilerin kusma refleksini uyarmaktadır. Kedilerde kusmanın en sık sebebi kıl yumağıdır. Kıl yumakları, gastrointestinal sistemden kolayca geçemez ve mide ile pankreas enzimleri tarafından sindiremezler.

Yutulan kılların miktarının artması midenin veya bağırsaklarda kısmi bir tıkanıklığa yol açabilir ve tıkanmayı gidermek amacıyla refleks olarak kusma refleksi gelişebilir. Bu durum çoğu zaman kedi sahipleri tarafından nahoş kabul edilen ve azalmasını istedikleri bir durumdur. 

Özellikle uzun tüylü kediler, kısa tüylü kedilere nazaran bu sorun ile daha çok karşılaşmaktadırlar. Ancak kedide pire enfestasyonunun olması nedeniyle aşırı tımar yapma durumunun gelişmesi veya alerjik dermatitis gibi deri sağlığını ilgilendiren bir takım rahatsızlıklar da aşırı tüy yutulmasına ve sonuçta istenmeyen tüy yumaklarının oluşmasına neden olabilmektedir. 

Vakaların çoğunda, midede oluşan ve duodenuma giremeyecek kadar büyük bir boyuta ulaşan bir tüy yumağı kusma ile elimine edilir. Ancak kusma ile elimine edilmemiş bir tüy yumağı kedi sağlığı açısından ciddi sağlık sorunlarına hatta ölümlerine neden olabilmektedir.

Tüy yumağı sorunun altında yatan bir hastalığın olmadığı durumlarda, sorunun çözümüne diyette yapılacak değişiklikler ile ulaşmak mümkün olabilir. Bu amaçla tüy yumağı insidensini azaltmaya yönelik formüle edilmiş lif içeriğince zengin mamalar tercih edilebilir.

Yararlanılan lif kaynaklarından bir tanesi Psyllium kabuklarıdır. Psyllium kabukları ile yapılan bir çalışmada klinik belirtilerde (öksürme, öğürme ve kusma) yaklaşık %30 oranında azalma olduğunu bildirilmiştir. Psyllium kabukları ve yapısıdaki lifin, yutulan tüy ve kılların yiyecek parçacıklarına bağlanmasını teşvik ederek mideden bağırsağa daha hızlı geçerek atılımına yardımcı olur.

Diyet selülozun (lifin) kedilerde “anti-hairball” etkisi muhtemelen iki sinerjik mekanizmaya dayanır. Selüloz, midede tekli saç tellerinin topaklaşmasını önleyebilir, böylece gevşek kılların duodenum içine transferini artırabilir. Selülozun yutulması aynı zamanda sindirim içeriğinin geçiş süresini de hızlandırır ve böylece bağırsaklardan kılların dışkıya doğru itilmesi sağlanmış olunur. Böylelikle dışkı ile tüy ve kılların atılımındaki artış, midede daha az tüy yumağı oluşumuna neden olur. Sonuç olarak, tüy yumaklarının oluşumu ve kusma ile atılımı azalmış olur.

EKLEM SAĞLIĞI & GLİKOZAMİN VE KONDROTİN SÜLFAT

Osteoartrit, bir yaşın üzerindeki köpek popülasyonunun %20’sini etkileyen, dejeneratif ve zayıflatıcı bir hastalıktır. Büyük ırk köpeklerde daha ciddi klinik belirtiler gelişebilir; bununla birlikte her büyüklükteki ve ırktaki köpekler yaşlandıkça hastalıktan etkilenebilir. Hastalıkta ağrı, eklemlerde şişkinlik ve sertlik gibi semptomlar gözlemlenebilir. Hastalık, köpeklerin yaşam kalitesi, rahatlık düzeyi, günlük aktivite, davranış, idrar ve dışkı üzerinde olumsuz etki yapar. Obezite, ağır egzersiz ve genetik etmenler osteoartrit için risk faktörüdür. Osteoartrit ortaya çıktıktan sonra, ilerleyici kıkırdak kaybı ve klinik semptomların ciddiyetini artıran kalıcı bir sürece dönüşür.

Köpek eklem sağlığı ve osteoartrit tedavisi için glukozamin ve kondroitin sülfat içeren çeşitli diyet takviyeleri önerilmektedir.

Glukozamin, kıkırdakta kollagen sentezini düzenler ve anti-enflamatuar etkiler sağlayabilir. Kondroitin sülfat ise eklem sıvısında ve kıkırdakta yıkıcı enzimleri inhibe ederek etki gösterir. Ayrıca her iki katkı maddesi kıkırdak oluşumunun yapı taşları olan glikoamino-glikoaminoglikanların ve proteoglikanların sentezine de katkıda bulunurlar. Normal bir eklemde, kıkırdak bozulması, kıkırdak üretimi ile dengelenir. Glukozamin ve kondroitin sülfatlar kıkırdak öncüleridir ve mamalar ile alınmasını takiben vücutta kıkırdak parçalanması yerini rejenerasyona bırakabilmektedir. Ayrıca yapılan çalışmalarda glukozamin ve kondroitinin, anti-enflamatuar özellik göstererek hasarlı eklem içindeki yağ ve kollagen sentezini uyararak etki edebileceği bildirilmektedir.